Ana içeriğe atla

Vaktinde Söze Dökülenler.

Şu zamana kadar süregelen tüm ruhsal durumlarımda hep dipte olmayı seçtim. Beynimi kemiren farelerin bıraktığı acıya alışmıştım artık. Bir yandan kendi kabuğuma çekiliyor bir yandan da içimde kopan fırtınalar yüzünden sığamıyordum kalıbıma. Yolda gözlerim kapalı yürürmüşçesine itiyordum kendimi somutluklardan. Uzaklaştıkça kendimi buluyordum içimde. Kendimi buldukça takatimi de kaybediyordum büyük ölçüde. Nietzsche'nin üst insanını bulmak için çabalamıştım hep. Gücünü toprak arasında gizleyen yüz yıllık ağaç kökü gibi ulaşmak istemiştim maneviyata maddiyat arasında.

"İnsan bir iptir ki üstinsanla hayvan arasına gerilmiştir.Uçurumun üstünde bir ip. Tehlikeli bir geçiş, tehlikeli bir yolculuk, tehlikeli bir geriye bakış, tehlikeli bir ürperiş ve duraksayış."

Arkamı dönmemek için zorlamamıştım hiç kendimi. Son insandan kaçışımı bastıramamıştım hiç bir zaman. Arkamı dönsem bile belki Nietzsche'nin dediği gibi duraksardım ama asla düşmezdim uçuruma. Dizlerim kanasa, ellerim parçalansa hatta delirme eşiğine gelsem de fikirlerimi asla arkadan vurmayacağım şu hayatta bildiğim tek şeydi çünkü.

Belki bunu içgüdüsel olarak yaptım.Bilemem.Ama bu durum çözüm yolu aramadığım gerçeğini değiştirmiyor.Aslında bakılırsa bu yeni geliştirdiğim iyimser tavrımın altında hayatımda meydana gelen güzel gelişmeler yatmıyor.Çünkü öyle bir gelişme henüz mevcut değil.Bütün bunların sebebinin okunan bir parça paragrafın olması konusunda hemfikirim sanırım.

"Güneşin, hoş görüden uzak bir yargı gibi yaratıklar üstüne saçtığı bu soğuk aydınlıklar gözlerimden giriyorlar içime. Solgun bir ışıkla aydınlanıyorum içimde. Kendimden alabildiğine iğrenmem için, on beş dakika yeter de artar bile, biliyorum..." 

Diyordu Sartre Bulantısında. Ve ben farkındaydım benzerliğimin. Sürekli tekrarlanan bozukluklarım her geçen gün korkutuyordu beni. Bir ayağı kırık masa ben, sallanıyordum bir sağa bir sola. İçim, uyumsuz duruşumla vücut buluyordu. Sürekli dönüp dolaşıp aynı yere gelen ben, bulantının ta kendisi olduğumu hissediyordum içten içe.

"Ayağa kalkıyorum. Duvarda ak bir oyuk var. Ayna. Daha doğrusu bu bir tuzak. Biliyorum düşeceğimi tuzağa. Düştüm bile. Aynada kurşuni bir şey beliriyor. Yaklaşıyorum ve bakıyoum. Çekilip gidemem artık önünden. Bu görünen kurşuni şey yüzümün yankısı benim." 

Diyerek devam ediyordu Sartre. Karakterin somutluğun ötesinde soyut boyutlara ulaşmış yabancılaşmasını okudukça daha çok kendimi buluyordum satırlarda.
Günler sonra anladım ki karıştırdığım sayfalar arasında başka bir varoluşçu bekliyordu beni. Bir umut ışığı niteliği taşıdığını bilircesine. Sartre'ın aksine nihilistliğin içinde bir umut arıyordu büyük bir inançla Camus. Hayatın, davetsiz misafirin ağızda bıraktığı kabak tadı kadar gereksiz olduğunu bilmesine karşın eğmiyordu bir türlü başını.

"Kendini öldürmek bir anlamda melodramdaki gibi itiraf etmektir. Hayatın bizi aştığını veya hayatı anlamadığımızı itiraf etmektir. Gene de bu kıyaslamalara fazla dalmayıp , her zamanki kelimelere dönelim. Bu yaşamanın zahmete değmediğini itiraf etmektir yalnız. Yaşamak hiç bir zaman kolay değildir elbet. Birincisi alışkanlık olan bir çok sebeplerden dolayı, hayatın buyurduğuhareketleri yapmaya devam ederiz. İsteyerek ölmek, bu alışkanlığın gülünç niteliğinin, yaşamak için her türlü derin sebep yokluğunun, bu günlük çırpınmanın anlamsız niteliğinin, ızdırabın faydasızlığının içgüdü ile de olsa kabul edilmiş olmasını gerektirir."

Basit bir intihar açıklaması değildi bu yazdıkları Camus'un. Kendini öldürmek fikri altında açıklıyordu aslında ne demek istediğini. Camus'un 'alışkanlık' dediğine gereklilik diyordum bense bu duruma sadece. O da farkındaydı tüm gerçekliğin. Farketmeden arkasına sığındığımız tüm küçük sorunlar anlamsızdı aslında. Üzüntüler sentetikleşmiş, sözler içtenliğini çoktan yitirmişti insanoğlunda. Çölde görülen seraplar fabrikasyonlaşmış, yaratıcılığını yitirmişti. Her gün aynı gökyüzüne bakan insanoğlu gündüzleri bulutları cisimlere benzetmenin, geceleri ise yıldızları izlemenin mükemmelliğini es geçiyordu artık. Kafasını kurcalayan saçma sapan  sorunları kör etmişti kalbini. Camus, benim kadar farkındaydı bunların. Ama aramızda bir fark vardı. Camus, başkaldırıyordu onlara. Egoma ve bencilliğime yenik düşen ben ise dibine kadar battığım bataklıktan kurtulmak için çırpınmıyordum bile...

(Camus ile ilgili bilgiler kafkaokur dergisindendir.)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Monotonlaşan günlerden uzak

Bugünleri özlemeyecek kadar çok sokacağım artık hayatıma.Bugün monotonlaşan günlerden uzak!
Bir sene önce muhabbetlerimiz aynı , mekanımız merdivenlerdi bizim.Ancak uzun soluklu bir ara vermiştik bu konuşmalarımıza.Bırakın bu konuşmaları ilişiğimiz tamamen kesilmişti bizim.Son zamanlardaki konuşmalarımız ise özelliğini büyük ölçüde yitirmişti.Ancak bugün o solmakta olan çiçeği tekrar suladık biz...

Çoğu insan aslında atmayan bir kalbe sahip olduklarının farkında değiller.Herbiri teker teker teslim olmuşlar olağanlıklara.O kadar normal karşılamışlarki kendi normalliklerini , sorgulamamışlar ne yapıyorum diye.İnsan büyük ölçüde teslim olmuş bu düzene.Uçları yok etmiş kafasında , çoğunluğun seçtiğinin de bir uç fikir olduğunu unutarak.Kendiyle çelişmiş kısaca yaşamı boyunca.Çoğunun gözünden kaçan şey gerekliliklerin sürekli istekleri erteletmesi.Peki ya soruyorum bu kadar çok yakınan varken hayattan neden kimse harekete geçmiyor?Sorumluluklar yüklenmiş hepimizin sırtına.Yollarımızı şaşı…

Ufkabakan

Bilmiyorum, bütün kusurları örttüğü için seviyorum geceyi belkide. Yüzümün çizgilerini gizlediği için.
Tüm fikrimi, benliğimi, düşüncelerimi su yüzüne çıkardığı için belkide...
Kim bilir?

Kafa'm bi dünya

Merhabalar;
Blogger olma yoluna başkoymamı , geç de olsa keşfettiğim güzel bir dergi ile resmiyete dökmek istedim.Öncelikle bu dergiyi nasıl bulduğumu anlatmak istiyorum.Malum okul durumum nedeniyle okuduğum şehir ile oturdugum şehir arasında bir kaç yıl savrulmak zorunda olan bir kızım.Yine bir İstanbul yolculuğumda , Harem'de inip Beşikta'a giden iskeleye giderken köşede gördüğüm küçük büfeye başka bir şey almak için gitmiştim.Sol tarafı süsleyen bir çok dergi kapağı arasında daha ilk girişimde gözüme çarptı bu KAFA.Belki dikkatimi çekmesinin sebebi kapağındaki Özgecan'dı.Ya da bir önceki basımında kapağına Hrant Dink'i koyduklarını hatırlamamdı.Evet önceden de görmütüm ama yeltenmemiştim almaya.Aslında bu sefer de öyle olmuştu.Alacağımı alıp çıkmıştım büfeden.45 gece vapuru için dışarıda dakikalar sayarken , karşıya geçtiğimde arkadaşımla buluşacağım için içimde biriktirdiğim heyecanımı vapurda boş boş dalgalara bakarak dizginleyemeyeceğimi farkettim.Bir şeyle meşg…